4 Mayıs 2020 21:32

Kadir Tozcu – Tarafsız olana tehcir taraflı olana soykırım

Tarih, yaşandığı dönemin şartlarında değerlendirildiği takdirde nesnellik ve anlam kazanır. Her millet geçmişinden –kaçınılmaz olarak- milli bilincini oluşturacak, canlı tutacak ve sürekli uyaracak öğeler barındırır.

Kadir Tozcu – Tarafsız olana tehcir taraflı olana soykırım

Tarihte yaşanan olaylara doğruluk ya da yanlışlık atfetmek zihnen o döneme gidip olaylara o anın içerisinden bakmakla mümkündür.

Fransa’da bulunduğum dönemde bir ödevimizde ekip arkadaşlarımızla ‘Osmanlı İmparatorluğu ve Günümüz Türkiye’si’ başlığını seçmiştik. Ekip arkadaşlarımın üçü Faslı ve yalnızca bir tanesi Fransa vatandaşıydı. Ödev yapım süreci tamamlandı ve yalnızca sunuma bir saat vardı. Bu bir saatlik süre zarfında Faslı arkadaşım ödevin son kısmına benden habersiz şunu eklemişti: “Türkiye geçmişte Ermeni soykırımını gerçekleştirdi.” Arkadaşlarıma bu konunun böyle olmadığını, dilerlerse Batılı kaynaklardan kaynak gösterebileceğimi, o dönemde daha Türkiye Cumhuriyeti’nin henüz kurulmadığını ısrarla belirtmeme rağmen o kısmı silmediler. Beni profesyonel ve tarafsız olmaya davet ettiler. Kendini savunurken, bir Fransız siyaset bilimcinin makalesinden böyle okuduğunu daha önceki basın haberlerinin bu yönde olduğunu belirterek bu iddianın ısrarla doğru olduğunu vurguluyordu. Kendi zihni ve vicdanını buna inandırmıştı.

Tehcir: göçe zorlama, göç ettirme, göç etmesine yol açma, sürme. Soykırım: bir grubun varlığını ortadan kaldırma amacıyla gruplara karşı işlenen şiddet içeren suçlara karşılık gelen terimdir. Geçmiş dönemin şartlarına gittiğimizde durum şu haldeydi: Yüzlerce yıllık ortak bir geçmişe sahip Türk-Ermeni ilişkileri, 19. Yüzyılın son çeyreğinden itibaren oldukça sıkıntılı bir sürece girmiştir. Osmanlı Devletinin zayıflamasına paralel olarak bağımsız bir Ermenistan hayali ile isyanlara kalkışan Ermeniler, Birinci Dünya Savaşının çıktığı 1914 yılına gelinceye kadar birçok yerde katliamlara girişmişler, ülkenin iç ve dış güvenliğini tehdit eder hale gelmişlerdir. Bu tehditler savaşın çıkışından sonra daha da fazlalaşıp Osmanlı Devleti’nin savaş sırasındaki düşmanları ile aktif işbirliğine dönüşünce, devlet radikal bir önlem almak zorunda kalmış, tamamen güvenlik gerekçeleri ile Ermenilerin bir kısmını düşmanla irtibat kuramayacağı ülkenin güney bölgelerine göç ettirmiştir.

Öncelikle bir olayın soykırım iddiası taşıyabilmesi için sözde hedef alınan ırk üzerine bir nefretin ortada var olması gerekmektedir. Osmanlı Ermeni ilişkilerine baktığımızda 1914 yılına kadar herhangi bir sorun içermemekte hatta 19. yüzyılın başlarındaki Yunan başkaldırmasından sonra Osmanlı devletine bağlılıklarından ötürü Ermenilere “millet-i sadıka” deniliyordu ve Ermenilerin çoğu kendi dillerinden çok Türkçe konuşmaktaydı.

En sadık millet, Rusya’nın 19. yüzyıl başında Kafkasya’ya doğru genişlemesi ve Avrupa’da aydınlanma düşüncesinin yayılması Ermeni kültürünün canlanmasına ve yabancıların Osmanlı yönetimindeki Ermenilere müdahalesine yol açtı.

Diğer bir açıdan, 1915 sırasındaki uygulamalara soykırım diyebilmek için iki önemli kavramı değerlendirmeliyiz: Birincisi, o uygulamaların sadece o gruba mensup oldukları için uygulanması; ikincisi ise o grubun varlığını ortadan kaldırmaya yönelik kasıt. Baktığımızda bu iki iddianın herhangi birini destekleyecek bir olgu ortada yoktur. Millet-i sadıka-dan tehcire giden süreçte iç güvenlik politikaları ön plandadır ve yıkılmaya çalışan bir imparatorluğun aldığı bir önlemdir. Osmanlı’da Ermenileri ırksal anlamda yok etmeye yönelik herhangi bir girişimde yoktur. Bunu destekleyici bir ibare ise şudur: 1821 Yunan bağımsızlık hareketi sonrası devlet bürokrasisi ve diplomasisinde tasfiye edilen Rumların yerini Ermeniler almış ve 1910’lardaki Balkan Savaşlarına da dekte yoğun bir şekilde istihdam edildiği gözlenmektedir.

Sarıkamış yenilgisinin ardından içinde Ermeni birliklerin de bulunduğu Rus güçleri Doğu Anadolu’yu işgal etmeye başlıyor ardındansa 1915’te Van’ın işgal edilmesi son nokta olarak görülüyor.

Tehcir kararının alınmasında Balkan savaşlarının kaybedilmesi ve kaybedilen topraklarda çok sayıda Müslüman’ın katledilmesi öne çıkıyor. Bu konuda tehcir kanunun ne kadar haklı olduğunu şu hatıratlardan anlayabiliriz: Kazım Karabekir Paşa’nın kızı Timsal Karabekir şunları aktarıyor: “3 Şubat 1918’de Erzurum’a gidiyor. Erzurum yanmış, yıkılmış durumda. Oradaki manzarayı babamın notlarından anlatayım; (Şehre yaklaştık, uzaktan baktık, insanlar beni gülerek karşılıyor. Bir tuhaflık vardı. Bu insanlar hiç kımıldamıyordu. Yakına varınca gördük. Her biri Ermeniler tarafından canlı canlı kazığa oturtulmuştu. Ölürken acıdan yüzleri kasılmış, uzaktan gülüyor gibi görünüyorlardı. Allah benim gözlerimin gördüklerini dünya gözüyle kimseye göstermesin)” dedi.

Osmanlı yönetiminde; Batı’daki bu büyük yenilgiler karşısında Hıristiyan tebaamız bizi Batı’da yenecek güce eriştiyse, Doğu’da da bu gerçekleşebilir düşüncesi hâkim oluyor ve bu düşünce kırılma noktası oluyor. 1915 yılında tehcir kanunu çıkarılıyor.

Resmin bütününe baktığımızda, soykırım iddialarını destekleyecek herhangi bir olgu ve bir ırka özellikle yöneltilmiş herhangi nefrette bulunmamaktadır. Tarih, dönemin şartları içerisinde asla yalan söylemez.